Age Of Empires 2 Definitive Edition Tüm Irklar ve Hikayeleri | Page 3 | Gamesfrm.com
🛡️
Moderatör Alımları Başladı
Forum yönetim ekibimize katılmak ister misin? Başvurular şu anda açık.
Başvur
Reklam Alanı   Reklam Alanı
Meyhane2   Reklam Alanı

Age Of Empires 2 Definitive Edition Tüm Irklar ve Hikayeleri

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Koreliler

Avrupa'nın Karanlık Çağ'a girdiği zamanlar Kore de üç rakip krallığa bölünmüştü: Kuzeyde Koguryo, güneybatıda Baekje ve güneydoğuda Şilla. Şilla, Çin ile müttefik olup diğer iki krallığı 7. yüzyılda fethetti ve sonra da eski Çinli müttefikini defetti. Ancak Şilla'nın merkezi otoritesi yerel lortların baskısı altında kalarak 8. ve 9. yüzyıllarda parçalandı. Kore, 10. yüzyılda Koryo olarak yeniden birleşti ve sonra 993 yılında Çin'in Amnok Nehri sınırına uzanan toprakları geri kazandı. Sivil soylular 1170'de askeri bir darbe tarafından iktidardan kovuldu ve sonrasında askeri yönetim altmış yıl egemen oldu.

Moğollar 1231'de akın ederek 30 yıllık bir mücadeleyi başlattılar. Moğolların genelde Çin ve başka yerlerdeki savaşlarıyla dikkatleri dağılsa da en sonunda Koryo'yu 1258'de istilacılarla barış yapmaya zorlamaya yetecek gücü topladılar. Moğolların yönetiminde Koryolular bağımsız kültürlerini devam ettirdi ve büyük sanatsal başarılarla fatihlerine üstünlüklerini göstermeye çalıştılar.

Toprak reformu, yeni bir bürokrasinin yükselişi, Budizm'in azalması ve 1400'lerde Konfüçyüsçülüğün yükselişi Kore'yi 20. yüzyıla kadar yönetecek yeni krallık olan Joseon'un oluşmasında rol oynadı. Çin, siyasi ve kültürel olarak Joseon'u oldukça etkiledi. Kore, yaklaşık 1234 yılında hareketli ve tahta kalıp matbaanın icat edilmesiyle önemli bir öğrenme merkezi haline geldi.

Joseon hanedanlığının en büyük sınavı 1592'de, görünürde Çin'i fethetmeyi planlayan Japon samuray ordularının istilasına uğradıklarında gerçekleşti. Yedi yıllık savaş Kore yarımadasının büyük bir kısmını harap etmiş olsa da Japonlar, donanmaları açık denizlerde onları Japonya'ya geri götürecek kadar ikmal hattı ve takviyeye sahip olmadığı için geri çekilmek zorunda kaldı. Büyük Kore amirali Yi Sun-Shin, Japonları denizde mağlup etti. Kore'nin donanma zaferlerinin anahtarı yenilikçi kaplumbağa gemileriydi. Tarihte ilk top taşıyan zırhlı gemiler. Japonların bu yavaş ama güçlü silahlara verebileceği bir yanıt yoktu.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Macarlar

Macarların kökeni, en az M.Ö. 2000'de İdil Nehri ve Ural Dağları arasındaki bölgede göçebe avcılar olarak yaşadıkları zamana kadar takip edilebilir. M.S. 500'de Orta Avrupa'ya doğru göç etmeye başlamışlardı. 8. yüzyılda, Don nehri yakınlarında bir bölgede yaşadılar ancak 9. yüzyılda bir iç savaşın patlak vermesiyle bugünkü Ukrayna'ya taşındılar. Yaklaşık 896'da başka bir savaş, Bulgar-Bizans savaşı, Macarları bir kez daha göç etmeye zorladı: Liderleri Arpad'ın komutası altında Karpat Havzası'nda yaşayan birkaç Slav topluluğunu fethettiler. Sonunda buraya yerleşip Macaristan Prensliği'ni kurdular.

Macaristan Prensliği başlangıçta Arpad'ın soyundan gelen, Büyük Prens tarafından hükmedilen bir kabile birliğinden daha fazlasıydı. Kabileleri bir arada tutabilmek için Macarlar 9. ve 10. yüzyıl boyunca Avrupa'nın dört bir yanında baskınlar düzenledi. Kuvvetleri çoğunlukla doğu kökenlerinden miras kalan Asyalıların eğimli yayını kuşanmış hafif süvarilerden oluştu. Macarlar yaylım ateşlerinin ardından gelen hızlı hücumları tercih etti. Lechfeld Savaşı'ndaki (955) Macar yenilgisinden sonra, baskın taktiğini bırakıp bir Batı Avrupalı savaş stilini benimsediler: piyadelerle karışık ağır ve hafif süvariler.

Baskınlarının sona erişi ayrıca siyasi bir zorlukla sonuçlandı: kabileler arasındaki bağlar zayıflıyordu. Burada da, Büyük Prensler, çözümü Batı Avrupa modellerinde aradı. Prens I. Istvan gücü pekiştirerek, devleti yeniden şekillendirerek ve Macaristan'ı Hristiyanlıkla tanıştırarak babasının planını gerçekleştirdi. 1000'de Papa tarafından taç giydirilmesi Macaristan Krallığı'nın kuruluşunu tescilledi. 11. ve 12. yüzyıl boyunca Macaristan daha çok bir Batı Avrupa toplumuna dönüştü. Ancak 13. yüzyılda krallık zorluklar çekti: kral gücünü asillere karşı kaybederken bir Moğol işgali ülkeyi 1241'de yıkıma uğrattı. Ayrıca Arpadların son kralı 1301'de öldü ve bu yedi yıl süren iç savaşlarla sonuçlandı.

Bu yedi yıldan sonra, Anjoulu Charles Robert Macaristan'ın ilk yabancı kralı olarak seçildi. Bu ayrıca krallık için altın çağın başlangıcıydı: kraliyet gücü yeniden kuruldu ve bir fetih politikası Macaristan'ı Avrupa'daki en büyük krallıklardan biri haline getirdi. Bu güç yenilenmesindeki en önemli unsurlardan birisi Macaristan'ın altın madenleri ve para ile yapılan ticaretin büyüyen önemiydi ki kral her ikisinde de tekele sahipti. Bunun ve filizlenen tarımın sonucunda, sığır ve şaraba odaklanan Macaristan geçmiş yüzyılın zorluklarını da atlattı.

Aynı altın çağ sırasında, Türk Osmanlı İmparatorluğu hızla genişliyordu. I. Istvan'ın taç giydirilmesinden beri, Macaristan Krallığı Hristiyan krallıkların en doğusundaydı. Bu olay ile Macarların orta çağ kültürü şekillenmişti: Hristiyanlığın ve Batı Avrupa'nın özellikleri benimsenirken, Avrasya bozkırlarının mirası karanlığa gömüldü. Macaristan, Roma ve Gotik mimarisinin, heykelciliğinin ve resim sanatının hatlarını belirledi. 15. yüzyılda Buda şehri bir Rönesans merkezi haline bile gelmişti.

Bu yüzden Macaristan Moğollara karşı, daha sonra doğudaki Ruslara, Bizans İmparatorluğu'na ve daha da sonra güneydeki Osmanlı İmparatorluğu'na karşı büyük bir Hristiyan kalesiydi. 1456'da general John Hunyadi, Osmanlılar'ın Avrupa'ya doğru genişlemesini onlarca yıl durduran belirleyici bir savaşı kazandı. Fakat 16. yüzyılda, Macar kalesi sonunda düştü: güney Osmanlı İmparatorluğu'nun eline düşerken, kuzeybatı Habsburg hâkimiyeti altına girdi.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Malaylar

Malay Takımadası, bugün Endonezya, Filipinler, Brunei, Doğu Timor, Malezya ve Singapur'da 25.000'den fazla adadan oluşan dünyanın en büyük takımadasıdır. Bu kadar çok adaya seyahat edip kolonileştirmek için adalılar M.Ö. 50.000'den başlayarak ileri seviyede yön bulma ve tekne inşaat etme becerileri geliştirdiler. M.S. ilk milenyumdan itibaren Hindistan ve Çin arasındaki kazançlı bir ticaret pozisyonu sayesinde birden fazla liman şehri, küçük krallıklara dönüştü. Hindistan ile bu etkileşimin sonucu olarak bu ilk devletler Hinduizm ve Budizm'in birçok ilkesini benimsedi. Orta Çağda bazı liman şehirleri takımadanın büyük parçalarını fethetmeyi başardı. Talassokrasi de denilen üç deniz imparatorluğu özellikle güçlüydü:

Takımadaya hükmeden ilk devletlerden biri Güney Sumatra'daki Srivijaya'ydı (671-1377). Çin ile ticaretlerini emniyete almak için Srivijaya mihraceleri Sumatra, Malezya yarımadası ve Java'daki bazı krallıkları fethetti. Deniz seferleri, ana kara Güneydoğu Asya'daki Mekong nehrine bile girdi ama güçlü Kmer İmparatorluğu'nun doğuşu uzun süreli bir varlığın önüne geçti. Budizm ve eğitimin uluslararası bir merkezi olan Palembang başkenti, Asya'nın her yerinden hacıları ve âlimleri kendine çekiyordu. Mihraceler kendilerine çok fazla tapınak yaptırmamış olsa da Java'daki derebeyleri Borobudur ve Sewu gibi dünyadaki en büyük Budist anıtlarından bazılarını inşa ettiler. Bu ekonomik ve kültürel başarılara rağmen Srivijaya imparatorluğu on birinci yüzyılda Hindistan baskınları ve Java fetihlerinin baskısı altında yavaş yavaş parçalandı.

Srivijaya'dan sonra Java krallıkları yükseldi. Bunlardan biri olan Majapahit İmparatorluğu (1293-1527) sonunda Güneydoğu Asya'daki en güçlü devletlerden biri oldu. 1293'te Raden Wijaya rakibini tahttan indirmek için istilacı Moğol ordularıyla birleşerek imparatorluğu kurdu ve sonra da sürpriz bir saldırıyla Moğolları yendi. İki imparatorluğun baş nazırı Gajah Mada'nın (1313-1364) askeri liderliği altında Majapahit en büyük boyutuna ulaştı: batıdaki Malezya yarımadasından doğudaki Yeni Gine'ye kadar. Bu altın çağ boyunca sanat, edebiyat ve mimari zenginleşti. Kukla tiyatroları ve orkestralar oluşturuldu. Şiva'ya tapınma ve Tantra Budizmi'nin birleşimiyle gerçek bir Java kültürü doğdu. On beşinci yüzyılda iç savaş ve Malakka adında yeni bir ticaret gücünün doğması Majapahit'in düşüşüne yol açtı.

1398'de Majapahitler, Malezya yarımadasındaki küçük bir krallık olan Singapur'u istila etti. Kralları Parameswara ülkeden kaçtı ve Malakka şehrini kurdu. Şehir, Çinli Ming hanedanıyla iyi ilişkileri sayesinde tüccarları kendine çekti ve gitgide Hindiçin ticaret yolu üzerindeki en büyük limanlardan biri haline geldi. Kral Paramesware hükümdarlığının sonunda Malakka Sultanlığı'nı (1414-1511) kurarak İslamiyet'e geçti. Güneydoğu Asya, tüccarlar aracılığıyla önceki bir tarihte İslamiyet ile temasa geçmiş olsa da Müslüman toplulukları sınırlı kalmıştı. Sultanlığın topraklarının genişlemesiyle Malakka İslamiyet'in yayıldığı önemli bir merkez haline geldi. Ardından başlangıçta Hinduizm ve Budizm'den etkilenen Malay kültürü, yeni İslam inancından etkilenen köklü değişikliklere girdi.

Takımadanın zengin ticaret imkânlarının cazibesine kapılan Avrupalı gezginler Orta Çağın sonlarında Güneydoğu Asya'ya geldiler. 1511'de Afonso de Albuquerque emrinde bir Portekiz ordusu Malakka limanını fethederek Sultanlığın sonunu getirdi. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca Avrupalı devletler takımadadaki ticarete hükmedecekti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Malililer

Orta Çağ boyunca, Sahra'dan geçen işlek tuz ve altın ticaretinin bir sonucu olarak Batı Afrika'da birçok şehir devleti ve krallıklar ortaya çıktı. Dünyanın bu kısmındaki ticareti yönetmek için süren aralıksız mücadele, parçalanan krallıkları fethedip bir devlet altında birleştirebilen büyük imparatorlukların yükselişi ve düşüşüyle yakından ilgiliydi.

M.S. 4. ve 11. yüzyıllarda, ilk defa Soninke halkı altın ticaretini tekelleştirip hâkimiyetlerini büyük bir alana yaydı. En geniş boyutlarında, Gana İmparatorluğu bugünkü batı Mali ve güneydoğu Moritanya'yı içine aldı. Ancak 11. yüzyılın sonuna doğru Berberi Murabıt İmparatorluğu, altın ticaretinin kontrolünü ele geçirdi. Bunun Emir Ebu Bekir Bin Ömer önderliğindeki bir işgalle gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği hala kesin değildir. Her durumda da, büyük bir kaynak kaybı, aşırı otlatma ve dönemsel kuraklık ile birleştiğinde, Gana İmparatorluğu'nun dağılmasına sebep oldu. M.S. 1203'te Gana'nın önceki derebeyleri olan Sosso halkı, başkent Kumbi'yi fethetti.

Bunu takip eden yıllarda, Sosso halkı askeri seferlerini sürdürdü. Söylenenlere göre, kral Sumanguru Kante birkaç küçük Mandinka klanını fethetti. Fakat sürülmüş bir prens olan Sundjata, farklı krallıkları bir araya getirdi, bir ayaklanma çıkarttı ve sonunda M.S. 1235'te Kirina savaşında Sosso ordusunu yenilgiye uğrattı. Beş yıl sonra Sundjata Gana'yı, onun önemli altın madenlerini ve ticaret yollarını topraklarına kattı ve böylece Mali İmparatorluğu'nu kurdu.

Birbirleri ardından gelen Mansalar (krallar) önderliğindeki sonraki genişlemeler imparatorluğun sınırlarını doğuda Gao'ya batıda Atlantik Okyanusu'na kadar uzattı. Özellikle özgürleştirilmiş bir köle olan Mansa Sakura (M.S. 1285-1300) önderliğinde, bölgesel fetih büyük ölçüdeydi. Bu geniş bölgeyi savunmak ve kontrol etmek için, Mali İmparatorluğu büyük çoğunluğunun piyadeler olduğu 100.000'e kadar asker barındıran tam zamanlı bir ordu edindi. Her kabilenin, hizmet etmek üzere kendi silahları olan belirli sayıda özgür adam göndermesi beklendi. Yalnızca 14. yüzyıldan itibaren, imparatorluk artan baskı altında kaldığında Mansa, savaşmaları için kölelere de bel bağladı.

Mansa Musa'nın saltanatı altında (M.S. 1312-1337) Mali İmparatorluğu refah döneminin en üst noktasına ulaştı. Mekke'ye yaptığı ihtişamlı hacılığı ile tanınmış olan ve muhtemelen hâlâ en tanınan Mandinka hükümdarıdır: Beraberinde yaklaşık 14.000 kilogram altın taşıyan 500 köle ve 100 deve ile Musa gittiği her yerde dikkat çekmiştir. Dönüşünden sonra kral, ünlü Sankore ve Djinguereber cami olarak adlandırılan, Timbuktu'da iki medrese (üniversite) inşaatının emrini verdi. İki yüzyıl boyunca bunlar dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını ve kitapları barındıran uluslararası eğitim merkezleri olarak kaldılar.

Farklı Mandinka kabilelerinin başta kendi animist inançları olmuşsa da, Sahra'dan geçen ticarete Müslümanların dâhil olmasıyla, İslam yavaşça imparatorluğa yayıldı. 14. yüzyılda Mansalar İslam'a dönüş yaptı ama asla vatandaşlarını aynısını yapmaya zorlamadı. Sonuç olarak, Mali İmparatorluğu çoğunlukla yerel ayinler ve geleneklerle karışık birçok dine ev sahipliği yaptı.

14. yüzyılın sonlarında başlayarak Mandinkaların gücü azalmaya başladı. Devlet dışarıdan işgal ve ayaklanmalarla tehdit edilirken içeriden de yönetim sahipleri entrika ve zayıf hükümdarlıkları yüzünden rahat yüzü görmedi. En önemlisi de, Berberi işgalleri ve Songhay İmparatorluğu'nun (M.S. 1464-1591) yükselişi, Timbuktu dâhil olmak üzere kuzey ve doğu bölgelerinin ve Sahra civarı ticaret kontrolünün kaybıyla sonuçlandı. Buna karşılık Mali İmparatorluğu dikkatini Portekizli keşifçilerin 1455'te varmış olduğu güneybatı eyaletlerine çevirdi. Ancak işin gidişatı değişmedi ve 1600'e kadar Mali İmparatorluğu yavaş yavaş parçalanarak çeşitli klanlara bölündü.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Mayalar

Mayalar Yucatan yarımadasında, modern Honduras ve modern Guatemala'da yer alıyordu. Kökleri belki de MÖ ikinci milenyuma kadar dayanır fakat MS 600 ve 900 arasında zirve yapmışlardır. Sıra dışı tarımsal değeri olan topraklarda yaşasalar da neredeyse Mısır'dakiler kadar etkileyici anıtlar ve tören merkezleri oluşturdular. Tören binalarının boyutlarının şaşırtıcı olmasının sebebi inançlarının nispeten basit olmasındandı. Mimarileri de her ne kadar etkileyici olsa da dünyanın diğer yerlerindeki modern gelişmelere kıyasla çok gelişmemişti. Anlamı ancak günümüzde çözülmekte olan eşsiz bir yazılı dil icat ettiler. Üç Maya kitabı günümüze kadar ulaşmış, geriye kalan çok daha fazlası, içerdikleri aykırı düşüncelerden korkan Avrupalılar tarafından yok edilmiştir.

Mayalar matematik ve astronomide oldukça yetenekliydi. Yıldız ve gezegen hareketlerini anlayıp tahmin edebilmek, takvimlerini hesaplamak ve önemli törenlerini tarihlendirmek için büyük önem taşıyordu. Artık var olmayan küçük köylerde yaşıyorlardı ama önemli etkinlikleri için bir araya geliyorlardı. Toplumu asil savaşçılar ve rahipler yönetiyordu.

Mayalar, muhtemelen bir deprem veya volkanik patlama sebebiyle onuncu yüzyılda düşüşe geçti. Sonrasında önemli tören alanlarının birçoğu terk edildi. Daha sonra orta Meksika'dan savaşçılar topraklarını istila etti ve yağmur ormanlarında küçük kasaba gruplarına ayrıldılar. Son Maya merkezi 17. yüzyılda İspanyollar tarafından ele geçirildi fakat Maya soyundan gelen iki milyon kadar insan bugün Yucatan'da yaşamaktadır.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Persler

Pers İmparatorluğu, Orta Çağ başladığında yüzyıllardır varlığını sürdürüyordu. M.Ö. dördüncü yüzyılda İskender'in fethi ve sonraki yüzyıllarda hükümdarlığının çöküşünden sonra Pers İmparatorluğu yeniden kuruldu. Persler M.S. üçüncü yüzyıldan beri Romalılarla savaşmaktaydı.

Pers İmparatorluğu, Mezopotamya'dan Hindistan'a ve Hazar Denizi'nden Basra Körfezi'ne uzanarak Irak, İran ve Afganistan modern uluslarını çevreliyordu. Modern Suriye, Türkiye, Filistin, İsrail ve Arabistan'ın kontrolü için Romalılarla ve daha sonra da Bizanslılarla savaştılar. Pers İmparatorluğu'nun başkenti bugün Bağdat adı verilen Tizpon'du.

Üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda Romalılar, Persleri kontrol altına almak için birkaç girişimde bulundu. 364 yılında iki imparatorluk arasında Perslerin güçlerini doğu ve kuzeye yoğunlaştırmalarını sağlayan bir barış antlaşması imzalandı. Altıncı yüzyıldan itibaren Persler; Suriye, Filistin, Mısır ve modern Türkiye sınırlarındaki Bizans İmparatorluğu'na saldırmaya başladı. İki güç arasındaki savaş çekişmeli bir şekilde sürdü. 626 yılında Persler, Bizans'ı kuşattı ama kuşatma başarısız oldu. Sonraki yıl ise Bizanslılar Pers İmparatorluğu'nu istila etmeyi başardı. İki yorgun imparatorluk arasında 628 yılında barış ilan edildi.

Persler yedinci yüzyılda Müslüman Arapların öfkesine hazırlıklı değildi. Pers İmparatorluğu'nun Sasani hanedanlığı 636 yılındaki savaşta son buldu. Perslerin Konstantinopolis ile kıyaslanabilecek bir başkent savunmaları yoktu. Pers İmparatorluğu'nun Müslümanlar tarafından fethi 651 yılında tamamlandı.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Portekizliler

İspanya gibi Portekiz'in de Ortaçağ tarihi üç temel bölüme ayrılabilir: Roma İmparatorluğu parçalandıktan sonra Vizigot krallığının genişlemesi, Müslüman İberya'nın doğuşu ve Hristiyan krallıkların İberya'yı yeniden fethetmesi. Özellikle üçüncü bölümde Portekizlilerin ve İspanyolların tarihi birbirinden ayrılarak iki farklı kültür meydana getirdi.

İberya Yarımadası'nın Yeniden Fethi, M.S. 722'de Müslüman fatihlere başarıyla başkaldıran Vizigot soylusu Pelagius tarafından başlatıldı. Bu hamlesiyle bir Hristiyan tutunma noktasını, yani Asturya Krallığı'nı yeniden kuran ilk kişi oldu. Sonraki iki yüz yıl boyunca Pelagius'tan sonra gelenler yarımadanın kuzeybatı tarafındaki hâkimiyetlerini genişletecekti. En dikkat çeken olaylardan biri MS 868'de Vimara Peres'in, Portucale (günümüzde Porto) şehrini ve etrafındaki bölgeyi fethetmesiydi. Kral III. Alfonso minnettarlığının göstergesi olarak onu Portekiz Kontu ilan etti.

Coğrafi olarak ıssız ve bir sınır bölgesi olarak, kraliyet sarayından uzak olan Portekiz Kontluğu nispeten büyük ölçüde siyasi bir özerkliğin keyfini sürdü. Kültürel olarak Portekizcenin gelişimi, Kontluğun derebeyi olduğu Asturya'dan sonra gelen devlet, Leon ile bir fark ortaya koydu. Bunun sonucunda eşsiz kimlikleri Portekizlileri Leon'dan fiilen bağımsızlık kazanma arzusuna teşvik etti. Nihayetinde bu MS 1128 ve MS 1143 arasında Afonso Henriques, Portekiz'in kontesi olan annesine ve Leon kralına başkaldırdığında başarıldı.

Sonraki yüzyıl boyunca Portekizliler topraklarını güneye doğru genişlettiler. Afonso Henriques, büyük toprak kazançları sağlamak için Endülüs Emevilerinin yıkılmasından faydalandı. Yoldan geçen bir Haçlı ordusunun yardımıyla MS 1147'de Lisbon şehrini ele geçirmeyi başardı. En güneydeki Algarve bölgesi sonunda MS 1250'de fethedilerek Portekiz'in asıl sınırlarını sağlamlaştırmasını sağladı. O zamandan beri ülkenin sınırları nispeten istikrarlı oldu.

Portekizlilerin ekonomisi geleneksel olarak balıkçılık ve tarım ağırlıklıydı. Ayrıca krallık Ortaçağ Avrupası'ndaki en zengin bakır ve kalay kaynaklarından birine sahipti. Algarve bölgesinin katılımıyla İngiltere ve Flaman Bölgesi'ne şarap ve tuz ihraç edilebiliyordu. On dördüncü yüzyıldan itibaren ticaret, özellikle de deniz ticareti daha da önem kazandı. Hem Kral IV. Afonso (MS 1291 - 1357) hem de Prens Gemici Henrique (MS 1394 - 1460) yoğun bir şekilde Portekiz donanmasına ve keşif görevlerine yatırım yaptı. Bundan dolayı Gemici Henrique yaygın biçimde Keşif Çağı'nın öncüsü olarak görülür. Yalnızca hafif ve hızlı bir gemi olan Karavelanın geliştirilmesini denetlemekle kalmadı, aynı zamanda Afrika kıtasına yapılan birçok sefer bizzat destek olarak Portekiz İmparatorluğu'nun temellerini attı.

Keşif görevleriyle oluşturulan uçsuz bucaksız ticaret ağı Portekiz'in altın çağına öncülük etti. On beşinci ve on altıncı yüzyıllar arasında Portekiz ordusu dünyada teknolojik olarak en ileri ordulardan biri olarak barutlu silahları yaygın biçimde kullanacaktı. Ancak ticaretle elde edilen kazanç aynı zamanda sanat ve bilimde ilerlemelere destek vermek için de kullanılıyordu. Avrupa'nın her yerinden âlimler ve sanatçılar Portekiz'e geldi ve eşsiz bir Portekiz Rönesansı başlattılar. Erken Modern Dönemin çoğunda Portekiz önemli bir ekonomik, siyasi ve kültürel güç olarak varlığını sürdürecekti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Sarazenler

Sarazen ismi aslen modern Suriye'den Suudi Arabistan'a kadar uzanan bölgedeki göçebe çöl halkı için kullanılır. İsim, daha geniş bir kullanımla Orta Çağdaki tüm Araplar için kullanıldı. Bu çöl göçebeleri yedinci yüzyılda aniden ortaya çıkarak bir buçuk yüzyılda uzaklara yayılan bir imparatorluk kurdu. Fetihleri inanç ve yüksek moral ile körüklendi. Amaçları Muhammed peygamberin öğretilerini takip ederek gezegenin tümündeki dini ve siyasi durumu değiştirmekti.

613'de Muhammed peygamber, İslam adını verdiği yeni bir dinin vaazını veriyordu. Kendi şehri Mekke'de çoğunlukla görmezden gelindikten sonra Medine'ye çekildi, orada güçlü takipçiler edindi ve Mekke'ye taarruz edip onu almak üzere geri döndü. 632'deki ölümünün ardından öğretileri İslam'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı oluşturmak üzere toplandı. 634'de takipçileri cihada yani kutsal savaşa başladı. Beş yıl içinde Mısır, Filistin ve Suriye'ye yayıldılar. Yahudilere ve Hristiyanlara olan hoşgörüleri fetihlerini kolaylaştırdı çünkü bu insanlar Bizanslıların hükmü altında zulme uğramıştı.

Gelecek 60 yılda hem Kuzey Afrika'nın batısı hem de İran'ın doğusu İslam'a yenik düştü. Sekizinci yüzyılın başlarında Tanca'daki Sarazenler, İberya Yarımadasını işgal etti ve Roma'nın çöküşünden sonra orada kurulan Vizigot krallığını fethetti. Asya'da, Anadolu'yu Bizanslıların elinden aldılar ve kara ve denizden aynı anda bir saldırı ile Konstantinopolis'i ele geçirmeye çalıştılar. Şehrin büyük surları kara saldırısını engelledi ve Sarazen filosu denizde yenilgiye uğradı. Batıda, Frank Charles Martel, 732'de Poitiers'te modern Fransa'ya yapılan bir Sarazen işgalini durdurdu.

Batıda hayal kırıklığına uğrayan İslam kuvvetleri doğuya yöneldi. 750'ye kadar İndus Nehri'ni ve kuzeyi Hindistan üzerinden Orta Asya'nın içine, Çin sınırlarına kadar ele geçirmişlerdi.

656'da Müslüman dünyası iki grup arasındaki iç savaşa yenik düştü, Sünniler ve Şiiler. Bazı konularda aykırılığa düştüler, buna kimin halife olacağı ve Kur'an'ın yorumlanması da dâhildi. 60 yıllık savaşın sonucu İslam devletinin parçalanması, bazılarının Sünniler tarafından (İberya Yarımadası) bazılarının da Şiiler tarafından (Mısır ve modern Irak) yönetilmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra yeni İslam devletleri bağımsız olarak hareket etti.

Orta Çağın başlarında Müslüman İspanya, Avrupa'nın en büyük devletlerinden biri olarak gelişti. Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar birlikte nispeten bir uyum içinde yaşadılar ve bu çoklu etkilerden ortaya zengin bir kültür çıktı. Sanatta, mimaride ve eğitimde bir filizlenme vardı. Ancak 1000'e kadar, Müslüman İspanya savaş halindeki gruplara ayrılmıştı. Bu iç savaş, ortaya çıkan Kastilya ve Aragon devletleri tarafından yarımadanın yavaşça yeniden fethedilip, 1492'de nihai olarak tamamlanmasına olanak sağladı.

Anadolu ve Orta Doğu on birinci yüzyılın başlarında Müslüman Türkler tarafından fethedildi. Bizanslılardan gelen yardım çağrısına karşılık, Filistin'i Türklerin elinden geri almak üzere Avrupa'dan bir dizi Haçlı Seferi düzenlendi. Bölgedeki bağımsız Müslüman devletleri Filistin'i ve Doğu Akdeniz'i İlk Haçlı Seferine kaybetti. On ikinci yüzyılın son döneminde büyük Sarazen lideri Selahaddin Mısır'ı, Suriye'yi ve daha küçük devletleri bir araya getirmeyi başararak Kudüs'ü geri aldı.

Müslüman devletler, Orta Çağ'dan sonra uzun süre bağımsız kaldı ve sonunda Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın modern Arap ülkeleri olarak geliştiler. Ancak on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Avrupa ülkelerinin Asya'ya giden kendi ticaret yollarını açmasıyla ekonomileri düşüşe geçti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Slavlar

Beşinci yüzyılda Hun istilalarının neden olduğu toplu göçler kuzeydoğu Avrupa'yı yerleşime açık bir bölge haline getirdi ve M.S. yaklaşık 500 yılından itibaren Slavlar bölgede hakim medeniyet oldu. Arkeolojik kanıtlar Slavların daha önceki yüzyıllarda Avrupa'ya, muhtemelen günümüzde Ukrayna ve Beyaz Rusya bölgelerine, zaten yerleştiklerini gösterse de tarih kayıtları onlardan ilk kez sürüler halinde sınırlarında toplanan Slavları tanımlayan Bizans yazıları aracılığıyla söz eder. Yerleştikten sonra Slavlar Doğu Avrupa boyunca ya Bizans ya da Kutsal Roma etki alanlarına maruz kalan birkaç rekabetçi devlet kurdu.

İlk büyük Slav devleti olan Bulgar İmparatorluğu M.S. 681'de oluştu. Bu ulus Balkanların doğusuna (Bizans İmparatorluğu'nun kuzeyi) yerleşen bir Türk halkı olan Bulgarlar tarafından kurulmuştu. Ancak Bulgar İmparatorluğu o zamanlar çoğunlukla Slav olan Balkanların büyük çoğunluğuna genişledi ve onuncu yüzyıla kadar devlet etkin biçimde Slavlaştı. Bulgar İmparatorluğu, Doğu Avrupa'da Hristiyanlık ve okuryazarlığın yayılmasında köprü haline gelen diliyle Slav medeniyetinin pekişmesinde önemli bir rol oynuyordu.

Bir diğer önemli ortaçağ Slav devleti olan Büyük Moravya, 833 yılında Nitra ve Moravya Prenslikleri'nin birleşmesinden sonra Orta Avrupa'da oluştu. Büyük Moravya hiç egemen bir konuma ulaşmamış olsa da Franklar, Bulgarlar ve Bizanslılar arasındaki güç dengesinde çok önemli bir rol oynadı. Büyük Moravya kralı Ratislav Bizanslılardan Hristiyan metinlerinin Slav diline çevrilmesi için yardım istediğinde bunun için görevlendirilen Bizanslı misyonerler Kiril ve Metodius, 863 yılında başarıyla ilk Slav alfabesini geliştirip Slav edebiyatındaki en eski metni (İncil'in bir çevirisi) yazdılar.

Belki de son büyük ortaçağ Slav devleti, M.S. 882'de bugünün Ukrayna'sında bulunan Kiev etrafında oluşturuldu. Bu Kiev Knezliği, çoğunlukla Slavlardan oluşmasına rağmen yönetimdeki Hazar Türklerini mağlup ederek bölgenin kontrolünü ele geçiren İskandinavlar (Ruslar) tarafından yönetiliyordu. Bu ve diğer birkaç Slav şehrinin kurtuluşu yabancı ülkelere hizmet etmektense iç kalkınmaya odaklanmalarını sağladı. Bölge Avrupa-Asya ticaret yolunun ortasında ve Bizanslılar ile Perslere yakın olduğu için coğrafyasından ekonomik olarak fayda sağladı. Bilge Yaroslav yönetiminde Kiev Knezliği devleti, yalnızca zamanının en büyüğü olmakla kalmadı, aynı zamanda yüksek bir okuryazarlık oranına ulaştı, kadınlara mülkiyet hakkı tanıdı ve kanuni cezalar genelde ölüm cezalarını kapsamadı. Ancak Yaroslav'ın ölümü devletin yavaşça parçalanmasına sebep oldu ve devlet sonunda M.S. 1240'ta Moğolların eline geçti.

Orta Çağ boyunca Slav hükümetleri feodal bir sistemi izleniyordu ancak Avrupa'nın diğer kesimlerinin aksine kralların gücü boyar denilen üst rütbeli aristokratlar tarafından sınırlandırılmıştı. Boyarlar yalnızca emirlerinde birkaç esir olan güçlü toprak sahipleri değil, ayrıca genel olarak askeri ve idari dairelerin liderleriydi. Bu aristokratlar arasındaki ittifak ve rekabet Slav devletlerinin ekonomik gelişimini şekillendirerek bölgelerinin canlılığını arttırdı fakat merkezi hükümetleri zayıflattı. Orta Çağın sonlarında mutlak hükümdarların yükselişi boyarların çöküşüne yol açtı.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
İspanyollar

Orta Çağda İspanya'nın tarihi, üç ana bölümde kaleme alınır: Vizigot İspanya'nın kuruluşu, Müslüman İspanya ve sonra Reconquista, İspanya'nın Hristiyanlar tarafından yeniden ele geçirilişi.

İberya yarımadası, kendi sokaklarına yıkımı getiren barbar işgallerine karşı savunulamadığı için Roma İmparatorluğu dağılırken imparatorluğun gözden çıkarılan bir uzantısıydı. Yarımadanın büyük kısmı, kısa süre önce Hunlar tarafından modern Rusya'nın güneybatı ovalarındaki yerlerinden edilerek göç eden barbar gruplarından biri olan Vizigotlar tarafından zapt edildi. Vizigotlar Hristiyanlığa geçti ve birkaç yüzyıl boyunca yarımadanın merkezini işgal etti.

Vizigot lortlarından biri 8. yüzyılda krala karşı Kuzey Afrika'daki Müslümanlardan yardım isteyince, Cebelitarık Boğazı'ndan içeriye doğru Müslüman ilerleyişine kapı aralanmış oldu. 50 yıl içinde Müslümanlar, yalnızca dağlardaki ve kuzeydeki küçük bölgeleri kontrolleri dışında bırakarak yarımadanın çoğunu ele geçirmişti. Müslüman ya da Moro, İspanya hızla Orta Çağın en gelişmiş Avrupa medeniyetlerinden birine dönüştü. Verimli tarım, ticaret, para bastırma ve endüstri sayesinde nispeten barış içinde refah düzeyi yükseldi. Müslüman dünyasında eğitimin yayılmasından yararlandılar. 500.000'den fazla nüfusa sahip Cordoba, muazzam mimarisi, harikulade sanat eserleri, muhteşem bir kütüphanesi ve önemli eğitim merkezleriyle Konstantinopolis'ten sonra Avrupa'daki en büyük ve gelişmiş şehirlerinden biri haline geldi.

Ancak önemli yerel hükümdarların gücün tamamını elde etmek için rekabete tutuşmasıyla gelen iç parçalanmalarla ve hem Hristiyan hem de Müslüman Kuzey Afrika'dan gelen dış saldırılarla huzur ve refah sekteye uğradı. 13. yüzyılın ortalarına kadar Müslüman İspanya, merkezi Granada olan tek bir krallığa dönüştü. Kuzeyin Hristiyan krallıkları, birbirleriyle savaştıklarından oldukça dağınık bir gayret göstermiş olsalar da Müslüman gücünü yavaş yavaş yok ettiler. Portekiz ayrılarak kendi krallığını oluşturdu. Kuzeydeki Hristiyanlara ödenen özgürlük haracı ve düşmanlarını birbirine düşüren zekice diplomasisi sayesinde Müslüman Granada birkaç yüzyıl boyunca hayatta kaldı. Ancak 1469'da Kastilyalı I. Isabel, Aragon'lu II. Fernando ile evlenerek rekabet halindeki iki Hristiyan krallığı birleştirdi ve bu Müslüman İspanya'nın sonunun habercisi oldu.

Orta Çağ İspanya'sı tezatlıkların dünyasıydı. Latin, Yahudi, Hristiyan, Arap ve Müslüman etkilerinin eşsiz ve zengin bir kültürde birleşmesiyle oluşan çok etnikli bir toplumun büyük avantajlarına sahipti. Nitekim aynı zamanda bu aynı kültürel güçler vahşice birbiriyle çarpıştı. İki kültür çarpıştığında, sonuç genelde korkunç olur. Kutsal topraklardaki Haçlılara ayna tutup gittikçe daha acımasız ve hoşgörüsüz hâle gelen bir atmosfer yaratan yeniden fetihler, sekiz yüzyıl boyunca sürdü. Sonunda Müslümanları sürgün eden Hristiyan savaşçılar, Avrupa'daki en iyi savaşçılar arasında yer bularak nam saldılar.

Granada'nın Aragon ve Kastilya kuvvetlerine yenik düştüğü 1492 başları, Kraliçe İsabel'in himayesi altında ki Christopher Columbus'un Avrupalılar için Yeni Dünya'nın büyük kıtalarını ve yerli nüfuslarını keşfettiği çok önemli bir yıldı.
 
Üst