Age Of Empires 2 Definitive Edition Tüm Irklar ve Hikayeleri | Page 2 | Gamesfrm.com
🛡️
Moderatör Alımları Başladı
Forum yönetim ekibimize katılmak ister misin? Başvurular şu anda açık.
Başvur
Reklam Alanı   Reklam Alanı
Meyhane2   Reklam Alanı

Age Of Empires 2 Definitive Edition Tüm Irklar ve Hikayeleri

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Kumanlar

Kumanlar, kökenleri Sarı Irmağın doğusuna uzanan Türk göçmenlerdi. Savaş halindeki Hitay kabileleri tarafından vatanlarından kovulduktan sonra, onuncu yüzyılda batıya doğru göç ettiler. Kumanlar sonunda başka bir Türk kabilesi olan Kıpçaklar ile ittifak kurarak Kazak bozkırlarına ulaştı. On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda bu iki grup birleşti ve birlikte günümüz Bulgaristan ve Kazakistan arasındaki geniş bölgeye hakim oldular.

Kuman-Kıpçak birliği, güçlü bir merkezi hükümeti olan bir imparatorluktan ziyade hısımlık ve askeri kuvvete dayalı güç kullanan, bağımsız kabilelerden oluşan bağımsız bir birlikti. Askeri güç başlıca okçu hafif süvariler ve ağır zırhlı mızraklılardan oluştu ancak mancınıklar ve balistalar da düzenli olarak kullanıldı. Kumanlar Kiev Knezliği'ne, Balkanlara ve Harzemşah İmparatorluğuna bazı seferler düzenledi. Ünlü Klan şefi Boniak (krl. 1091-1107) Bizans imparatoruna Levounion'daki bir Peçenek işgalini püskürtmesi için yardım etti, Kiev yakınlarındaki birkaç manastırı yağmaladı, Macar kralı Coloman'ı yenilgiye uğrattı ve bunların hepsini yalnızca birkaç yıl içinde yaptı. Ne var ki Kumanlar, çevredeki devletler üzerindeki nüfuzlarını arttırmak için evlilik ve askerlik hizmeti gibi daha diplomatik taktikler de kullandı. Örneğin klan şefi Seyhan, kızı Elizabeth'i Macaristan Kralı V. Stephen ile evlendirdi. Bulgaristan'da, Bizanslılara karşı 1185'te yapılan ayaklanmanın başarısında Kuman süvarisinin yardımı çok büyüktü. Ardından, bazı Kuman liderleri İkinci Bulgaristan Devleti (1186-1396) kurulduğunda soylular sınıfına yükseltildi.

Kumanlar karşılaştıkları pek çok medeniyetin etkileriyle asimile olsa da Kuman-Kıpçak kültürü uzun süre boyunca göçebe yaşam tarzına sadık kaldı. Ekonomileri hayvancılık ve ticarete dayalıydı. Yalnızca küçük bir azınlığı demircilik ya da deri işçiliği gibi yerleşik faaliyetlerde bulundu. Toplum aile etrafında yapılandırılmıştı. Akraba ailelerle birlikte bir klan olarak yaşayıp hareket ettiler. Kumanlar, Balballar adı verilen insan biçimindeki taş ya da tahta heykeller ile kadim ruhlarına tapındı. Şamanizm'i uyguladıklarından, hayvan ruhlarına da inandılar. Özellikle köpek ve kurt kutsal olarak görüldü. Örneğin Klan şefi Boniak, savaştan önceki gece kurtlar ile uluyarak Macar kralıyla savaş şartlarının elverişli olduğuna karar verdi.

On üçüncü yüzyılın başlarında, Moğol ve Tatar orduları Kuman-Kıpçak birliğini fethetti. Kotyan Han Ruslarla ittifak kurarak direniş göstermeye çalıştı ancak 1223'te Kalka Nehri'nde büyük bir yenilgiye uğradı. Ardından pek çok Kuman komşu devletlere kaçarak buralarda zamanla yerel halka asimile oldular. Ancak diğerleri tutsak alınıp köle olarak satıldı. Mısır Sultanı Salih Eyyub (slt. 1240-1249), birçok Kuman-Kıpçak satın alıp onları yüksek eğitimli savaşçı köleler olan Memlukler olarak kütüğe geçirdi. 1250'ye kadar, Memlukler askeri güçlerini Mısır'da gücü ele geçirmek için kullandı, böylece Memluk Sultanlığını (1250-1517) kurdular. Yüzyıldan fazla süre boyunca, bu güçlü imparatorluğun sultanı Kuman-Kıpçak kökenli oldu.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Etiyopyalılar

Etiyopya'dan ilk kez MÖ 1200'lerde Yunan destanı İlyada'da bahsedilmiş olmasına rağmen terim, Mısır'ın güneyindeki bütün bölgeyi kastediyordu. MS 4. yüzyıldan itibaren "Etiyopya" terimi, daha çok Eritre'nin günümüz bölgelerinde ve kuzey Etiyopya'da yer alan Aksum krallığını ve halefindeki devletleri kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı. Tarihi belgeler koleksiyonu olan 15. yüzyılın Aksum Kitabı, bunun İncil'deki Kuş'un oğlu ve Aksum şehrinin efsanevi kurucusu Ityopp'is manasına geldiğini açıklamaktadır.

Aksum Krallığı (MS 100 - 940) önemli bir savaş gemisi ve ticaret gücüydü. Kızıl Deniz'in ağzında yer alan imparatorluk, Roma İmparatorluğu, Hindistan ve Arabistan arasında bulunan deniz kavşağındaki merkezi konumundan faydalandı. Adulis limanı ipek, baharat, cam, altın ve fil dişi için uluslararası bir ticaret merkeziydi. Fillerin bölgede nesli tükenme tehlikesine girmesine rağmen Orta Çağlarda sürüler çoktu ve dolayısıyla fil dişi önemli bir ihracat ürünü oldu. Aksum'un ticari anlaşmaları aynı zamanda askeri seferler için önemli bir motivasyon ve kaynaktı: 3. yüzyıldan itibaren krallık düzenli olarak Arap Yarımadası'na seferler düzenledi ve 4. yüzyılda Kral Ezana, komşu krallık Kuş'u fethetti. Yalnızca Roma, Pers ve Çin tarafından geçilebilen Etiyopya, zamanının en büyük dünya güçlerinden biriydi.

Aksumlar önceleri çok tanrılı bir dine inanıyordu. En bilinen hâliyle büyük stel gibi dev mezar anıtları (33 metreye kadar yükselebilen) ve lahitler diktiler. Kral Ezana'nın yönetiminde, Aksumlar Orta Çağ boyunca devletin dini olarak kalacak Hristiyanlığı benimsedi. Bununla beraber hem Yahudiler hem de Müslümanlar bölge genelinde hoşgörüyle karşılandılar. MS 615'te Etiyopya, Muhammed peygamberin ilk takipçilerinden bazılarına sığınacak yer bile verip 16. yüzyıla kadar İslam güçleriyle genel olarak iyi ilişkiler sağladı.

Aksum imparatorluğunun zayıflayışı 8. yüzyılda başlayan ve birkaç sebebi olan yavaş bir süreçti. İlk olarak, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'daki İslam devletlerinin yükselişi, Aksum'un Kızıl Deniz'deki ticaret üstünlüğüne son verdi. İkinci olarak, iklim değişimi ve ormanların yok olması tarım ürünlerini azalttı. Son olarak, MS yaklaşık 940 yılında çıkan bir iç savaş krallığı zayıflatarak Kraliçe Yodit'in son Aksum kralını öldürmesine olanak sağladı. Tarihçiler hala bu kraliçenin Zagwe hanedanının (MS 940 - 1270) kurucusu olarak görülmesi mi gerektiği yoksa bu krallığın Mara Takla Haymanot, MS 1137'de kraliçenin neslini defettikten hemen sonra mı kurulduğu konusunda tartışıyor. Aynı şekilde, Zagwe'nin sonraki tarihi bir muamma olarak kalmaya devam ediyor.

Zagwe Hanedanı'ndan sonra gelen devlet konusundaki kaynaklar daha yaygın. MS 1270'te yerli bir asil olan Yekuno Amlak, yönetimdeki kralın meşruluğunu sorguladı ve tahta el koydu, böylece uzun ömürlü Süleyman hanedanını kurdu. Askeri seferler ve idari reformlarla, İmparator Amda Seyon (MS 1314 - 1344) hanedanın gücünü sağlamlaştırmayı ve Etiyopya topraklarını büyük ölçüde genişletmeyi başardı. Aksum krallığında olduğu gibi Etiyopya ordusu da temel olarak okçulardan, mızraklı ve kılıçlı piyadelerden oluşuyordu. Belki de en karakteristik silahları süvarileri attan düşürmek veya kalkanların ardına erişmek için kullanılan Shotel adında kavisli bir kılıçtı.

Orta Çağın sonlarında İslam devletleriyle çevrili Süleyman hanedanı, Avrupa krallıklarıyla bağlantı kurma yolları aradı. Haçlı Seferlerinin başarısızlığından sonra Avrupa, Hristiyan müttefikler aramaya başladı. Doğuda hüküm sürdüğü söylenen zengin bir Hristiyan kralı olan Prester John efsanesini kovalayan bir Portekiz seferi MS 1490'da Etiyopya'ya ulaştı. Adal Sultanlığı, kırk yıl sonra Etiyopya'yı büyük ölçüde istila edip fethettiği için bu önemli bir görüşme haline geldi. Bunun üzerine İmparator II. Dawit, Portekizlilerden yardım istedi ve onlar da 400 silahşor gönderdi. Birlikte istilacıları defetmeyi başardılar ve 20. yüzyılın sonlarına kadar Süleyman hanedanı denetimde kalmaya devam etti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Franklar

Franklar, Romalılarca tanınan Cermen kabilelerinden biriydi. Beşinci yüzyılın başlarında, güneyde Ren Nehri kıyısındaki yurtlarından Roma kontrolündeki Galya'ya (modern Fransa) genişlemeye başladılar. Ancak diğer Cermen kabilelerinin aksine yurtlarından göçmek yerine oralara toprak kattılar. Bir Frank kabile şefi olan Clovis, Galya'daki son Roma ordularını mağlup edip 509'da Frankları birleştirerek batı Avrupa'nın büyük çoğunluğunda hükümdar oldu. Sonraki 1000 yıl boyunca bu Frank krallığı gitgide modern Fransa ulusu haline geldi.

Clovis'in krallığı o öldükten sonra geleneğe göre dört oğlu arasında bölündü. Bu durum birkaç yüzyıllık iç savaşa ve tahtta hak iddia eden varisler arasında mücadeleye yol açtı. Yedinci yüzyılın sonuna doğru Merovenj kralları (Clovis'in soyundan gelenler) yalnızca sözde hükümdarlardı. Sekizinci yüzyılın başlarında Charles Martel saray nazırı ve tahtın arkasındaki hükümdar oldu. Frankları bir süvari kuvvetine dönüştürdü ve o kadar iyi savaştı ki düşmanları ona Çekiç unvanını verdi. 732'de Frank süvarisi İspanya'nın kuzeyinden Poitiers Çarpışması'na giden Müslüman istilacıları yenerek İslamiyet'in güneybatıya ilerlemesini ebediyen durdurdu.

Charles Martel'in oğlu Pepin, İtalya'yı Lombardiyalılardan korumaya yardım etmesine karşılık papa tarafından Frankların kralı ilan edildi. Pepin, Karolenj hanedanını kurdu ve bu hükümdarlardan en büyüğü 768 - 814 yılları arasında hüküm süren Şarlman'dı. Frank krallığını bir imparatorluğa çevirdi ve Batı'da kültür ve ilimin yeniden doğuşundan sorumlu kişi oldu. Şarlman'ın imparatorluğu torunları arasında bölündü ve sonrasında iki temel parça olacak şekilde birleşti. Batı kısmı Fransa krallığı oldu. Ancak sonraki krallar Fransa üzerindeki siyasi kontrolü yavaş yavaş kaybetti. Merkezi otorite, sınır çarpışmaları, Viking baskınları ve iç savaşların baskısıyla bozuldu. Yalnızca toprak sahiplerine imtiyaz verilerek para ve asker toplanabiliyordu. Tımarlar miras yoluyla geçmeye ve tımar sahipleri kendilerine bağlı toprakların derebeyi olmaya başladı. Onuncu yüzyıla kadar Fransa, bağımsız devletler görevi gören feodal arazilere bölünmüştü.

987'de Fransız soyluları Hugh Capet'i kralları olarak seçti. Bunun en büyük sebebi Capet'in bir tehdit oluşturmadığına inanılması ve Paris'teki tımarının zayıf olmasıydı. İki yüzyıl boyunca, yavaşça kraliyet yollarını güvenli hale getirerek, topraklarına toprak katarak, ticarete teşvik ederek, boş arazilerde yeni kasaba ve tımarlar için kraliyet fermanları dağıtarak gücü yeniden kazanan Capet kralların soyunu oluşturdu. Capet hanedanı kiliseyle ittifak kurarak güçlü bir ahlaki konuma geldi ve kilisenin kültürel, siyasi ve sosyal etkilerinden yararlandı. Hükümet makamlarının miras olmasının önüne geçilerek kraliyet yöneticileri krala sadık ve daha verimli hale getirildi.

1180'de II. Philip'le başlayarak üç üstün hükümdar Avrupa'daki en önemli uluslardan biri olan Fransa'yı kurdu. Hükümetin çalışmasını geliştirdiler, gelişen bir ticarete teşvik ettiler, harçları etkili şekilde topladılar ve feodal hiyerarşinin başındaki konumlarını kuvvetlendirdiler. Genel Meclis adında ulusal bir kurul oluşturulmuş olsa da gerçek bir gücü yoktu ve başarıyla yok sayıldı.

1337 - 1453 yılları arasında Fransa ve İngiltere, İngiliz krallarından miras kalan Fransa'daki toprakların kime ait olduğuna karar vermek için Yüz Yıl Savaşı denilen uzun bir çatışmaya girdi. Nihai Fransız zaferi, kralı Fransa'daki en güçlü siyasi güç ilan etti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Gotlar

Gotlar, M.S. ilk yüzyıldan beri Romalılar tarafından bilinen Tuna Nehri sınırındaki bir Cermen kabileydi. Hunlar Orta Asya'dan batıya ilerlediklerinde baskıya uğrayıp yerlerinden edilen Gotlar, gelecek olan yağmacılardan kaçmak için batıya doğru Avrupa'ya ve Tuna Nehri'nin yukarısına ilerledi. Roma'nın çöküşünde rol sahibi olduktan sonra, Orta Çağın başlarında Batı Roma İmparatorluğu'ndan arta kalanlar için diğer barbarlarla çekiştiler.

Bildiğimiz kadarıyla, Gotlar Baltık'taki Gotland adasında doğup Orta Avrupa'nın güneyine göç ederken iki gruba ayrıldı. Vizigotlar ya da Batı Gotlar, ikinci yüzyıl sırasında modern Romanya'ya yerleşti. Ostrogotlar ya da Güney Gotlar, Karadeniz'in kuzeybatı sahilinin doğusuna yerleşti. M.S. 376'da Vizigotlar, Hunlar tarafından modern Romanya'dan sürüldü ve Tuna'nın güneyine gitti. Güçleri 60.000 erkek, kadın ve çocuk olarak hesaplandı. Konstantinopolis'ten gelen bir Roma ordusunu yenilgiye uğrattılar, kısa süreliğine Tuna'nın güneyine yerleştikten sonra İtalya'ya ilerlediler. 409'da kralları Alaric'in hükümdarlığında Roma'yı yağmaladılar ve kuzeye, Galya'a ilerlediler. Romalılar güneybatı Galya'yı onlara teslim etti. Oradan, sonunda hakimiyetlerini modern İspanya ve Portekiz'in tamamını içine alacak şekilde genişlettiler.

On beşinci yüzyılın sonlarında Ostrogotlar, Hun hükümdarlığından kaçıp kuzenlerinin peşinden İtalya'ya gitti. Sonrasında barbarları azledip vali olarak hükmetmek isteyen Doğu imparatorunca yapılacak işgal için teşvik edildiler. Modern İsviçre'nin ve Balkanların hâlihazırda kralı olan Theodric'in hükümdarlığında, Gotlar 488'de İtalya'ya girerek 493'de fetihlerini tamamladı.

Theodric'in krallığı 526'daki ölümünün ardından uzun süre ayakta kalmadı. Haleflik için mücadeleyi bir mazeret olarak kullanan Bizanslılar, büyük generalleri Belisarius'un önderliğinde 536'da İtalya'ya bir ordu gönderdi. Bizanslılar İtalya'yı geri kazanıp Batı'da eski Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurmayı umut ediyordu. Savaş, veba ve kıtlık ile birlikte kırsal kesimleri yıkıma uğratarak devam etti. 552'de Ostrogotlar sonunda İtalya'da yenilgiye uğratıldı. Altıncı yüzyılın sonlarına doğru Lombardlar adı verilen yeni bir barbar grup tarafından işgal edildikten sonra kuzey İtalya, ayrı bir grup olarak varlığını sürdüremedi.

Vizigot krallığı, biraz daha uzun süre ayakta kaldı. On beşinci yüzyılın sonlarında, Frank Clovis, Vizigotları Fransa'dan kovarak Pirene Dağları'na sürdü. Clovis'in ölümünün ardından krallığı parçalandı ve Vizigotlar geçici olarak kendi başlarına bırakıldı. 711'de güneyden gelen yeni bir tehdit ortaya çıktı. İslam orduları Kuzey Afrika'yı geçip dört yıl içinde son Got krallığını yok etti.

Gotlar, Roma'yı ilk yağmalayanlar ve böylece Avrupa'daki kadim dünya düzeninin nihai çöküşünü başlatanlar olarak hatırlandı. Roma'ya olan hayranlıkları ve onu koruma çabaları, Roma kültürünün çoğunluğunun hayatta kalmasını sağladı. Örneğin, İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Romanya'nın modern dilleri daha sonraki yerleşimciler tarafından Latinceden etkilenilerek türemiştir. İngiltere'de olduğu gibi, Almancadan dönüştürülmemişlerdir.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Hunlar

Hunlar, muhtemelen iklim değişikliği sebebiyle üçüncü yüzyılda batıya doğru göç etmeye başlayan Orta Asya'da Moğolistan etrafında yaşayan göçebe halktı. At sürüyorlardı ve atlı savaşta hem mızrak hem de oklarla oldukça ustaydılar. Aileleri, büyük at sürüleri ve evcil hayvanlarıyla hareket ederek, yerleşmek için yeni otlak arayışı içinde göç ettiler. Askeri maharetleri ve disiplinleri sayesinde yollarına çıkan herkesi yerinden ederek durdurulamaz hale geldiler. İnsanlar yollarından çekilmek için uzaklaşırken önlerinde bir göç hareketi oluşturdular. Büyük nüfusların bu domino etkisi, çetin ceviz Konstantinopolis ve Doğu Roma İmparatorluğu etrafından Tuna ve Ren Nehirlerine dökülmek üzere geçti ve sonuçta Batı Roma İmparatorluğu'nu 476'ya kadar bastırdı.

İstedikleri gibi topraklar bulan Hunlar, Doğu Avrupa'daki Macaristan ovasına yerleşerek Tisa Nehri üzerindeki Szeged'i ana merkezleri yaptılar. Atlarına ve diğer hayvanlarına yem sağlamak için geniş büyüklükte otlaklara ihtiyaç duydular. Bu ovalık alandan, Hunlar ittifak ya da fetihler ile sonunda Rusya'daki Ural Dağları'ndan Fransa'daki Rhône Nehri'ne kadar genişleyen bir imparatorluğu yönetti.

Hunlar, eğitimlerini çocukluktan alan mükemmel atlılardı, ayrıca mızrak ile hücum eden atlı bir askerin savaş gücünü arttırmak için son derece önemli olan üzengiyi onların bulduğuna inanılıyor. İlerlemeyi sürdürmek için günde birkaç defa atlarını değiştirerek, hareket hızlarıyla düşmanlarına korku salarlardı. İkinci bir avantajları da Batı'da kullanılanların tümünden üstün, geriye doğru eğimli yaylarıydı. Üzengilerinde dururken ileriye, yan taraflara ve arkaya atış yapabilirlerdi. Taktikleri şaşırtma, hızla saldırma ve korku salma özelliklerine sahipti. Hafif süvarilerden oluşan bir orduydular ve siyasi yapıları, onları bir amaç uğruna bir arada tutacak güçlü bir lider gerektirdi.

Hun gücünün zirveye ulaşması, 433'te Hunların lideri olup güney Rusya ve İran'a bir dizi baskın düzenlemeye başlayan Attila'nın hükümdarlığı sırasında gerçekleşti. Daha sonra dikkatini Balkanlara çevirerek, iki büyük baskında oradan ayrılması için rüşvet teklif edilecek kadar korku ve hasara yol açtı. 450'de Mainz'in kuzeyindeki Ren'i aşarak neredeyse 100.000 savaşçıyla Batı İmparatorluğu'na geri döndü. 160 kilometrelik bir sınıra doğru ilerlerken, bugünkü kuzey Fransa olan birçok şehrini yağmaladı. Romalı general Aetius bir Galya-Roma ordusu kurarak Orleans şehrini kuşatan Attila'ya doğru ilerledi. Attila, Büyük Katalon Muharebesi'nde yenilgiye uğradı ancak yok edilmedi.

Katalon'daki yenilgi, Batı Avrupa'da Hristiyanlık dininin çöküşü ve belki de bölgeye Asya halkının hâkim olması anlamına gelmiş olabilecek, tarihteki en belirleyici savaşlardan birisi olarak sayılmaktadır.

Attila daha sonra yeni yağma arayışı içinde İtalya'yı işgal etti. İnanışa göre, o İtalya'ya girerken, sığınma arayanlar sahildeki adalara kaçarak Venedik şehrini kurdular. Roma kuvvetleri zayıflamış ve ana orduları hala Galya'da olsa da, Hunlar da aralıksız seferler, hastalık ve İtalya'daki kıtlık sonucunda zayıf düşmüştü. Papa I. Leo ile yaptığı mühim görüşmede, Attila çekilmeyi kabul etti.

453'te Attila'nın ölümünün ardından Hun imparatorluğu onu bir arada tutabilme becerisine sahip güçlü bir liderin olmayışıyla dağıldı. Halk ayaklandı ve grup içindeki birlikler hâkimiyet için birbirleriyle savaştı. Avarlar gibi yeni işgalci akınlarının altında yiterek, tarihte unutulup gittiler.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
İnkalar

İnkalar, Güney Amerika'daki son büyük Amerika yerlileri imparatorluğunun hükümdarları ve Amerika'nın en büyük Kolomb öncesi devletinin kurucularıydı. Aslen Peru'nun Cusco bölgesinden küçük bir kabile olan İnkalar on beşinci yüzyılın başlarında orta And Dağları'nda büyük bir güç haline gelen bir krallık oluşturdular. 1438'de lideri, büyüyen kültür üstünlüklerinden hoşnut olmayan Chanca Krallığı, güçlerine meydan okudu. İnkalar, Chanca istilasını savuşturdu ve bunun üzerine neredeyse yüz yıl süren devasa kesintisiz bir genişleme dönemine girdiler.

1438'de başarısız olan Chanca istilasının sonucunda Pachacuti İnka tarafından İnka İmparatorluğu kuruldu. Pachacuti, 1410'dan beri İnka hükümdarı olan Kral Viracocha'nın en küçük oğluydu. Viracocha ve görevlendirilen varisi İnka Urqu, Cusco'yu istilanın ortasında bırakıp gittiğinde Pachacuti ve geriye kalan az sayıda asker şehri savundu. Takip eden yıllarda, İnka imparatoru oğlu Topa İnka Yupanqui ile sıkı çalışmalara başlayarak ona savaşın yollarını öğretti ama oğlunun imparatorluk yönetimi anlayışını boşladı. Buna karşılık, Topa Yupanqui çok daha etkili bir askeri lider haline gelerek imparatorluk sınırlarını oldukça genişletti fakat fazla genişleme riskine girdi.

İnka ekonomisi ve toplumu ağırlıklı olarak elitlerin, imparatorluğun varlığını onlara sadakat yemini edenlere dağıttığı piramit yapıda bir güce dayanıyordu. Toplumsal piramidin en altındakilere üç temel kural olan 'Ama Suwa, Ama Llulla, Ama Qella'yı (Çalma, yalan söyleme, tembellik etme) ihlal etmedikleri sürece hayatta kalmalarına ve saldırılardan korunmalarına yetecek kadarı veriliyordu. Dahası İnka İmparatorluğu dünyanın en büyük altın ve gümüş rezervlerinden birinin üzerinde bulunuyordu, bu da onları zamanın en zengin medeniyetlerden biri (belki de en zengini) yapıyordu.

Kaba kuvvet veya yenilikçi teknolojiye bel bağlamak yerine İnka ordusu etkili askeri taktikler, özellikle hızlı ve düzenli saldırılarla ve askerlerini Güney Amerika'nın batısındaki farklı arazilere alıştırarak düşmanlarını gölgede bıraktı. İnkalar, Huanca'lara karşı onları gafil avlamak ve uzun, zor bir çatışmayı önlemek için hızlı askeri saldırılarda bulundu. İnkalar, Kolomb öncesi Amerika'nın en iyi metal işçilerine (ve muhtemelen Avrupalılar gelmeden önce Yeni Dünya'daki en iyi zırhlı askerlere) ev sahipliği yaparak kendini gösteren Chimor İmparatorluğu'na karşı bölgenin çöl arazisini kendi avantajlarına dönüştürerek muazzam Chimor başkenti Chan-Chan'a su sağlayan nehirleri kesti ve onu teslim olmaya zorladı.

İnka ordusu genişlerken fethettikleri farklı medeniyetlerden oluşuyordu ve bu medeniyetlerin her biri savaşa kendi silah ve becerilerini getiriyordu. Bu yüzden Amazon okçuları, And sapancıları, Chimor gürzcüleri, Cañari mızraklıları ve Aymara kılıçlılarıyla donanmış ve hepsini İnka elitlerinin yönettiği İnka imparatorluk ordusunu görmek sıra dışı değildi. İnka donanması askeri bir boyutta yer almıyordu fakat efsanelere göre gemileri Pasifik Okyanusu'nda ilerleyebilirdi ve arkeolojik kanıtlar And medeniyetlerinin hayatta kalmak için ağırlıklı olarak denize bağlı olduklarını gösteriyor. Son araştırmalar da İnka İmparatorluğu'nun en kuzeydeki eyaletlerinin Mezoamerika ile ticaret yaptıklarını ortaya koyuyor.

1527'de, İmparator Huayna Capac'ın sağladığı uzun bir görece barış ve refah dönemi, Huayna'nın İnkalarca bilinmeyen çiçek hastalığı yüzünden aniden ölmesiyle sona erdi. Çiçek ve diğer Avrupa hastalıkları İnka İmparatorluğu'nu yerel halkın büyük çoğunluğunu öldürerek harap etti. 1529'da resmen lidersiz olan imparatorluk, Huayna Capac'ın oğulları prens Huascar ve üvey kardeşi Atahualpa devletin kontrolü için savaşırken, iç savaşa girdi. Bu kaos arasında Francisco Pizarro ve İspanya'dan bir grup fatih, İnkaların efsanevi zenginliğini elde etme niyetiyle Peru kıyılarına ulaştı.

1533'te muzaffer Atahualpa, Pizarro tarafından yakalanıp iki oda dolusu altın ve gümüş fidyesi ödenmesine rağmen idam edildiğinde İnka İmparatorluğu'nun varlığı sona erdi. İspanyollar fethedilen İnka İmparatorluğu'nun halklarıyla (özellikle Huanca) müttefik olmak için hain diplomasisi kullandı. Onlar da karşılığında İspanyollara İnkaları alt edebilmek için ihtiyaçları olan kuvvetleri sağladı. Ancak İnka medeniyeti, İspanyol fatihleri arasında süren iç çekişmelerden yararlanarak 1572'ye kadar varlığını sürdürdü. Sonraları, düşen İnka İmparatorluğu'nu yeniden oluşturma girişimleri yapılsa da Amerika yerlilerinin yönettiği bir And medeniyeti bir daha asla İnkaların kadim görkemini geri kazanmak için yükselemeyecekti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Hintler

Hintlerin tarihi Bronz Çağ'da, İndus ya da Harappa medeniyeti adı verilen ilk medeniyet M.Ö. dördüncü milenyumda zengin İndus vadisinde ortaya çıktığında başladı. Bu erken dönemde, Hint kültürünün temelleri kast sistemi ve Vedalar'ın girişiyle çoktan atılmıştı. Vedalar, en eski Sanskrit metinlerinin bir derlemesidir ve tarihi boyunca düzinelerce Hint siyasal kişisini ve dinini etkisi altında bırakmıştır.

Büyük Maurya İmparatorluğu'nun (322 - M.S. 185) çöküşünden sonra Hindistan, orta çağ döneminin sonuna kadar yeniden tek bir hükümdarlık altında toplanmadı. Bunun yerine, bazılarının diğerlerinden daha başarılı olduğu siyasi kişilerin süregelen gelişi güzel değişimi görüldü:

Gupta İmparatorluğu (M.S. 320-600) kuzey Hindistan'ı fetih ve siyasi evliliklerle yeniden birleştirebilmişti. Güçlü hükümdarlığı sayesinde imparatorluk huzur ve refah içindeydi ve bu, karşılığında büyük kültürel gelişme sağladı: bu dönem sırasında edebiyat, bilim ve mimari yeni doruklara ulaştı ve bu yüzden çoğunlukla Altın Çağ adını aldı. İçsel unsurlar, Ak Hun baskınları ve Orta Asya ticaretinin bozulması Gupta İmparatorluğu'nun nihai parçalanmasıyla sonuçlandı.

8. ve 10. yüzyıllarda üç büyük imparatorluk, ekonomik açıdan değerli Ganj Ovası'nın kontrolünü sağlamak için yarıştı. Tripartite Mücadelesi olarak bilinen bu karışıklık çoğunlukla Kannauj şehri etrafında gerçekleşti. Kuzeybatıdan Gurjara-Pratihara İmparatorluğu (550-1036), kuzeydoğudan Pala İmparatorluğu (750-1174) ve güneyden Rashtrakuta İmparatorluğu (753-982) hak iddia etti. İki yüzyıl boyunca Kannauj düzenli olarak el değiştirdi ama sonunda hiç kimse muzaffer olmadı: aralıksız savaş kralların iç siyaset ve ekonomilerini ihmal etmelerine yol açtı. Kısa süre sonra, üç imparatorluktaki tımarcıların hepsi bağımsızlıklarını ilan etmeye başladı.

10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar gücünü koruyabilen en başarılı hanedanlık muhtemelen güney Hindistan'daki Cholalar'dı. Chola İmparatorluğu yalnızca güneye hükmetmekle kalmadı; denizaşırı bölgeleri fethederek Hindistan'ın deniz sınırlarını aşıp Arabistan ve Çin ile ticaret yapan pek azından biriydi. Bu deniz politikası Cholaları Orta Asya'da etkili olmalarını sağladı. Cholalar ayrıca sanatın patronları olarak da nam salmışlardı: Kral I. Rajaraja dünyadaki en büyük Hint tapınaklarından biri olan Brihadeeswarar Tapınağı'nı inşa ettirirken, Chola heykellerinin güzelliğinin eşi benzeri yoktu.

Bu siyasi oluşumların uzun süreli yükseliş ve çöküşleri Hindistan'ı farklı kültürlerin buluşma noktası hâline getirdi. Eski Hinduizm'in baskın dini esaslarına rağmen Budizm ve Cainizm çoğu kez bir krallıkta bulunabilirdi. Ne var ki orta çağ dönemi sırasında dördüncü bir din meydana çıktı: İslam, Hindistan'da 7. yüzyılda ortaya çıktı ve 12. yüzyılda Orta Asya'daki siyasi mücadelelerin Türkleri, kuzey Hindistan'a gitmek zorunda bıraktığında güç oyununa katıldı. Bu fetihlerden dolayı 1206'da Delhi Sultanlığı ortaya çıktı. Güçlerinin doruk noktasındaki sultanlar, Moğol saldırılarına başarıyla direnebilen pek az varlıktan biri olarak Kuzey ve Orta Hindistan'a hükmetti. 300 yıl ve beş hanedanlık boyunca Saltanat önemli bir güç, bir saygınlık sembolü ve tasavvur edilemez bir zenginlik kaynağı olarak görüldü. 1526'da Hindistan, Maurya İmparatorluğu'ndan beri onu ilk kez tek bir hükümdarlık altında birleştiren ve orta çağ döneminin sonuna işaret eden, yeni bir Türk gücü olan Babürler tarafından fethedildi.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
İtalyanlar

İtalyanlar, yaklaşık MS 572'den beri sürekli olarak Apenin Yarımadası'na yerleşen millettir. İtalyan Yarımadası, Roma İmparatorluğu için güç merkezi işlevi görse de MS 476'da Roma, Odoacer'in yönetimindeki Cermen kabilelerine yenik düştü. 493'te Bizanslılar (Doğu Romalılar), Ostrogotların kralı Büyük Teoderik'i Odoacer İtalya'sının fethine ikna etmeyi başardılar. Teoderik 526'da öldüğünde yarımada yeniden kargaşa içine girerek 535'te General Flavius Belisarius'un önderliğinde bir Bizans istilasına açık hale geldi. Ancak 572 yılına kadar, bir başka Cermen kabilesi olan Lombardiyalılar bölgeyi istila ettiğinde Bizans yönetimi büyük ölçüde yerinden edilmişti. İtalyan halkı bu sebeple hem Latin milletlerinin hem de Cermen kabilelerinin soyundan olarak tanımlanabilir.

Takip eden yüzyıllarda İtalyanların, yönetimleri genel olarak merkezi bir şehir ve çevre köylerden öteye geçmeyen bağımsız teşebbüslerden oluşan bir seri farklı şehir-devlet oluşturduğu görülmüştür. Kuzey İtalya'da Lombardiyalıları yerinden eden Şarlman'ın Kutsal Roma İmparatorluğu'nun düşüşü, Milan, Cenova, Floransa ve Venedik'in de dâhil olduğu bazı şehir devletlerinin oluşmasıyla sonuçlanan uzun bir istikrarsızlık dönemine yol açtı. Orta İtalya, Roma'daki Papalığın yönetiminde bir nebze daha iyi idare ediyordu. Ancak 962 yılında Papa, I. Alman Otto'yu Kutsal Roma İmparatoru olarak taçlandırdığında hem kuzey hem de orta İtalya, Alman şehir devletlerinin karmaşık ilişkilerine dâhil oldu. Diğer yandan Güney İtalya, on birinci yüzyılda Normanlar bölgeyi istila edip Sicilya Krallığı'nı kurana kadar Lombardiyalıların ve Bizanslıların kontrolünde kaldı.

Orta Çağın sonlarında İtalyan orduları genel olarak condottieri denilen ve sadakatleri en yüksek ücreti ödeyene verilen paralı askerlerden oluşuyor ve onlar tarafından yönetiliyordu. Devletler arasında çatışmalar genellikle şehir devletlerinin mevcut durumunu korumaya yarıyordu. 16. yüzyıldaki İtalyan Savaşları (veya Rönesans Savaşları) bu çatışmaların zirvesini gördü ve en nihayetinde İtalyan şehir devletlerinin zayıflamasına sebep oldu.

Deniz savaşları açısından İtalyan donanmaları Avrupa'daki en iyiler arasındaydı. Bölgenin coğrafyası Akdeniz'e hükmetmeyi ticaret ve kültür için çok önemli hale getiriyordu. Venedik ve Cenova etkili şekilde diğer büyük Avrupa devletleri ve Osmanlı İmparatorluğu ile yarışan dikkate değer deniz imparatorlukları oluşturmak için donanmalarını kullandı.

Orta çağda İtalya, antik Roma mimarisi, yükselen teokratik güç ve sanatsal başkaldırının sarhoş edici bir karışımıydı. Katolik Papaların kontrolü altındaki Orta İtalya, Avrupa Hristiyanlık âleminin dini ve siyasi meselelerinde önemli bir rol oynuyordu. Kuzey İtalya'daki Floransa, Orta Çağın sonlarında sanat, müzik ve bilimde büyük ilerlemeler kaydedilen bir dönem olan Rönesans'ın merkezi olarak oldukça önem kazandı. Floransalı Leonardo da Vinci inanılmaz eserler üretmesi ve teknolojinin sınırlarını zorlamasıyla dönemin en önemli kişilerinden biriydi.

Tüm bunlara rağmen İtalyan şehir devletleri arasında sürekli çatışmalar olması onları yabancıların kontrolüne müsait hale getirdi. Komşularından Fransa, İspanya ve Avusturya'nın İtalya'nın işlerine özellikle karıştığı görüldü. 1861'den sonra Savoylu II. Vittorio Emanuele ve Giuseppe Garibaldi liderliğinde İtalyanlar nihayet bugün de var olan tek bir ulus altında birleşecekti.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Japonlar

Asya anakarasından 160 kilometre uzakta yer alan Japonya, medeniyetin eşiğinde gizemli bir topraktı. Başta coğrafi sebeplerden, daha sonra tercihleriyle tek başına kalan Japonlar, dış dünyadan çok az yararlanan farklı bir kültür oluşturdu. Avrupa'da Orta Çağ'ın başlangıcı olduğu bir dönemde Japonya'nın gelişmiş kültürü, Honshu ana adasında, İç Deniz'in kuzey ucunda yoğunlaşmıştı. Hakone Dağlarının doğusunda, adalardaki pirinç yetişen tek ve en büyük birikinti ovası olan Kanto uzanıyordu. Kanto'nun kuzeyi ve doğusu, ötesinde Neolitik zamanlardan beri adalarda bulunan yerli Japonların yaşadığı sınırdı.

Bazıları M.S. beşinci yüzyıla kadar Yamato hükümdarlığının büyük çapta resmileştiğine inanıyor. Uji olarak bilinen bağımsız klanlar tahtın arkasındaki gerçek güce sahipti. Klan liderleri bir çeşit aristokrasi oluşturdular. Bölgenin ve tahtın etkin kontrolü için birbirleriyle rekabet ettiler.

536'da Soga klanı egemen oldu ve gelecek nesiller için Japon kültürünün temelini atacak reformlar yapan, ilk büyük tarihi devlet adamı Prens Shotoku'yu yetiştirdi. 645'de güç Soga klanından Fujiwara klanına geçti. Fujiwara, Heian döneminin çoğunluğunda yönetimdeydi (794'den 1185'e kadar). Yeni yönetim, pirinç yetiştiren toprakları yeniden dağıtıp tarım üretimine vergi koymak ve ülkeyi iki eyalete bölmek amacıyla 645'de Taika Reformunu uyguladı. Ancak ülkenin çok fazla kısmı imparatorluğun etkisi ve kontrolünün dışında kaldı. Gerçek güç, pirinç yetiştirilen topraklarda ön plana çıkan büyük ailelere geçti. Bu aileler arasındaki çatışmalar iç savaşlara ve bir savaşçı sınıfının oluşmasına neden oldu.

Orta çağdaki batı Avrupa'da yaşananlara benzer olarak, Japonya'daki merkezi otoritenin çöküşü, güçlü yerli soyluların yükselişi ve sınırdaki barbarlarla olan çatışmaların birleşimi, elit bir savaşçı sınıf tarafından yönetilen bir kültür yarattı. Bu savaşçılar Samuray (''hizmet eden'') olarak bilinmeye başladı ve yaklaşık olarak Avrupa'daki şövalyeye eş düzeydi. On ikinci yüzyılın sonunda askeri bir hükümet, tahtın arkasındaki güç olarak asillerin yerini aldı. Askeri devletin başkanı Shogun'du.

Samuraylar, Avrupa'nın şövalyelik kuralları gibi olan savaşçı ilkelerine göre yaşadı. Savaşçı ilkelerinin temeli lorda sadakatti. Savaşçı, liderlik ve koruma bekledi. Karşılığında lordunun emirlerine sorgusuz sualsiz uydu ve lordu adına can vermeye hazırdı. Samuraylar, atalarına büyük önem verdi ve aile geleneklerini devam ettirmeye çabaladı. Övgü kazanmak için buna uygun davrandı. Katı olması ve cesaretsizlik göstermemesi gerekti. Savaşçılar savaşa ölüm beklentisi ve arzusuyla gittiler. Yaşamayı uman bir savaşçının korkakça savaşacağı düşünüldü.

Kamakura dönemi (1185'den 1333'e kadar), egemen yeni bir klan tarafından yönetilen Japonya'nın bir bölgesinin iç savaş sonrası yönetimi ele geçirmesinden sonra bu adı almıştır. Moğollar, 1274'de ve 1281'de iki defa Japonya'yı işgal etme girişiminde bulundular ancak her iki seferde de püskürtüldüler. Beklenmedik bir fırtına ikinci Moğol işgal filosunda büyük kayıplara sebep oldu.
 

RuLing

İşsiz Moderatör
Yönetici
Haber Editörü
Sosyal Editör
Katılım
28 May 2018
Mesajlar
4,086
Tepki puanı
272
Konum
Diyarbakır
Kmerler

Kmer halkı M.Ö. ikinci milenyumdan beri bugün Kamboçya olan yere yerleşmiş olsa da daha büyük devletler ancak M.S. ilk yüzyılda ortaya çıkacaktı. Mekong nehri boyunca Funan krallığı (68-550) ve Chenla krallığı (550-802) ticaret ve pirinç tarımından oldukça kazanç elde etti. Ancak Güneydoğu Asya topraklarında Orta Çağlarda en güçlü olan devlet onlardan sonra gelen Kmer İmparatorluğu'ydu (802-1431).

Chenla krallığı parçalandıktan yüz yıl sonra Güneydoğu Kamboçya'dan II. Jayavarman (770-834) adında yerel bir şef, farklı devletleri askeri fetihler ve evlilikler yoluyla yeniden birleştirdi. Başarılı seferinin ardından Jayavarman 802 yılında kendini Tanrı Kral (Deva Raja) ilan etti. Hindistan Hinduizmi'nden ve yerel geleneklerden etkilenen bu dini hareket Kmer imparatorluğunun doğuşunu işaretlemekle kalmadı, aynı zamanda Kmer krallarını Hindu tanrıları Shiva veya Vishnu'nun alameti olarak meşrulaştırdı. Daha sonra gelen hükümdarlar bu gücü Kmer toplumunun birçok yönüne müdahale etmek için kullandı:

İlk olarak, krallar büyük çaplı su sistemleri yapılmasını emretti. Musonlar su seviyelerini büyük ölçüde etkilediği için düzgün sulama sistemleri geniş çaplı pirinç tarımı için gerekliydi. Aynı zamanda hükümet üretimi kendisi kontrol etmeye çalışmadı. Bunun yerine yerel yetkililer, çoğunlukla kadınların işlettiği pazar yerinde tüccarlardan bir vergi topladılar. Tapınaklar depo görevi görüyordu ve uzun mesafeli ticarete olanak sağlayan geniş bir yol ağıyla bağlıydı.

İkinci olarak, Kmer hükümdarları düzenli olarak başkentlerini taşıdıkları için geniş çaplı inşaat planlarına yatırım yaptılar. Bu yer değiştirmeye sıklıkla şehrin merkezi ve krala tapınma yeri görevi gören yeni bir devlet tapınağının inşaatı eşlik ediyordu. Sanayi öncesi en büyük kentsel alanlardan biri olan Angkor, yedi başkentten oluşuyor ve binden fazla tapınağı barındırıyordu. On ikinci yüzyılın başlarında II. Suryavarman (1113-1150) en ünlü devlet tapınağı Angkor Vat'ı inşa etti. Bugün tapınak hala, Kmerlerin mühendislik ve mimarlık yeteneklerini kanıtlarken dünyadaki en büyük dini kompleks olarak kabul edilir.

Son olarak, kral orduyu yönetti. Dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arasında Kmer hükümdarları sürekli olarak askeri seferler düzenleyip Güneydoğu Asya'nın büyük çoğunluğunu fethetti. En büyük düşmanları 1177 ve 1178'de Angkor'a baskın yapan Siyamlılar, Vietnamlılar ve Çampalar'dı. Kmerlerin daimi bir ordusu yoktu ve savaş zamanlarında köylüleri askere almaktan sorumlu komutanlara güveniyorlardı. Ordu bu büyük köylü piyadeleri birliğinin yanı sıra savaş filleri, bazen de balistalı savaş filleri konuşlandırıyordu.

Kmerler yalnızca diğer medeniyetlerle savaşmadı. Krallar birden fazla kadınla evlendikleri için farklı soylar arasında çıkan kavgalar sıklıkla iç savaşlarla sonuçlanıyordu. Örneğin I. Suryavarman (1002-1049) tahtta hak iddia ettikten sonra diğer iddiacılarla sekiz yıl mücadele etti. Siyasi dengesizlik Kmer toplumunun doğasında vardı. Ancak on dördüncü yüzyıldan itibaren hükümdarlar diğer yapısal sorunlarla başa çıkamadıkları için iç savaşlar daha da sıklaştı. Bu sorunlar; sıcaklığın düşmesiyle pirinç üretiminin azalması, Hinduizm'den Theravada Budizmi'ne geçişin kralların ilahi hükümdar olarak meşruluğunu yıkması ve Siyamlılarla bir savaş halinin devamlı olarak toprak kaybıyla sonuçlanmasıydı. Sonunda kral Ponhea Yat (1405-1463), 1431'de Angkor'u terk ederek büyük Kmer İmparatorluğu'nu sona erdirdi.
 
Üst